12 Haziran 2008 Perşembe

Fenerbahçe taraftarına atılmış en büyük kazıklardan diğeri: büyüklüğün kupa büyüklüğü olmaması

islam usta sanki bütün yazarlığı boyunca iki yazı yazmış gibidir Fenerbahçelilerin çoğu için... biri 0-3'ten 4-3 alınan galatasaray galibiyeti sonrası yazısı; "Fenerbahçe yenilmez, bu formayla dalga geçilmez", bir diğeri de başlığa taşınan yazısı; "Fenerbahçe'nin büyüklüğü ne kupalar büyüklüğüdür ne şampiyonluk büyüklüğü. bu büyüklük başka bir büyüklüktür işte, adı konamaz..."

bugün komünizmin sembollerinden che'nin tshirt'leri icon halinde kapitalist düzenin gelir kalemlerinden biri halini alabilmişken, islam çupi'nin sevdasını anlatan cümleleri de yine hep destek tam destek gibi kof sloganlardan biri oldu... ağrı kesici gibi, kazanınca "Fenerbahçe o eli lavabona sokar", kaybedince "kupa büyüklüğü değil"

bu noktada biraz bilimkurguya sığınıp back to the future üçlemesine yakışır bir seyahat yaparsak zamanda geriye doğru, Fenerbahçe neden büyük sorusunu irdelemek için marty mcFly'ın biff'in spor müsabakaları sonucu almanağı marifetiyle hayatını kaydırmasına yol açmasına benzer bir kırılma noktası bulabilir miyiz acaba zamanda? yoksa sadece futbolun ülke hayatına girmesini müteakip insanların o zamana kadar sahip olmadıkları bu kulüp aidiyetine bağlı bölünmeleri zamanına kadar gidip "olmasaydı"lı sorular mı sormak lazım...

"Fenerbahçe'nin büyüklüğü kupa büyüklüğü değildir"

nedir peki? niye büyüktür Fenerbahçe?

bugün aziz yıldırım'lı 10 seneden evvelini sadece okumuş, dinlemiş nesil için bu sorunun cevabında kuvayı milliye hareketine katkılar, harrington kupası, sarı kanarya cihat arman, ordinaryüs lefter, sinyor can bartu vs sadece takım stada çıkarken hoparlörleden çıkan marştan ibaret sanki. niye büyüktür Fenerbahçe sorusuna "stat, tesisler, fenerium, kombine gelirleri" gibi cevaplar almamız an meselesi.

peki ben gibi 30'una yaklaşmış neslin derdi ne? bizlerin, taraftarlığımızın en gevrek zamanında kırılmasına izin vermemiş abilerimiz, babalarımız, dedelerimizin derdi neymiş? neden Fenerbahçeli olmuşlar? niye?

kendime bakınca Fenerbahçeli olmamın çıkış noktası temelde babamın Fenerbahçe'li oluşu.. onun babası ve benim ben 1 yaşındayken vefat ettiği için tanıma şansına erişemediğim dedem de soranlara "milli takım" dermiş ama Fenerbahçeli'ymiş... babannemin yalancısıyım. annem de Fenerbahçeli'dir, onun babası olan dedem de... bi anneannem beşiktaşlıydı, o kadar. çevremde pek başka renk yoktu yani, sarı lacivert. adam akıllı ilk hatırladığım sezon 103 golle şampiyon olduğumuz sezon. ondan bir önceki sezonu kötü bi yerde bitirdiğimizi hatırlıyorum. radyodan bordeaux maçını dinlediğimizi de hatırlıyorum hayal meyal. yaşım bunlara yetiyor. ama o 103 gollü şampiyonluk sonrası geçen 6 senelik kuraklık, o dönemde beşiktaş'ın üstünlüğü, sonra sırayı galatasaray'ın alması, avrupa'daki başarıları filan beni Fenerbahçeli bir Türk olarak sevindirmekle kalırken rengimi bozamamış. demek ki hakkaten kupa büyüklüğü değil denebilir. mi? belki... o yaşlarda takım değiştirene "dönek" damgası vurulup dalga geçilir, en fenasından. dünyadaki en acımasız varlıklardır keza 13-14 yaşındaki veletler. ve parreira... sonra denizli... çifte daum ve zico... aklımın erdiği dönem 20 sene, gördüğüm şampiyonluk sayısı 6... gördüğüm galatasaray şampiyonluğu sayısı 9, beşiktaş şampiyonluğu 5.

bugün üniversiteye giden nesilde ve bir altında, üstünde galatasaraylıların çok olmasında bunun payı büyüktür. inkar edilebilir mi? bugünlerde ortaokul lise okuyan nesilde de yine bizim biraz daha kalabalık olmamız olasıdır.

babalarımız neden Fenerbahçeli olmuş
dedelerimiz?
mutlaka vatan savunmasındaki o efsanevi katkıların payı büyüktür, nitekim orduda da görülür benzer bir durum... ama sadece bu olsaydı sebep o zaman herkesin Fenerbahçeli olması gerekmez miydi?

peki Fenerbahçe'yle yakın zamanda kurulmuş galatasaray ve beşiktaş'tan başka kulüp yok mu? misal beykoz 1908'de kurulduğu halde neden bir semt takımı olmanın ötesine geçememiş?

kupa nedir diye sormak lazım bu noktada belki, basit ve basit olduğu için saçma gözüken bu soru aslında gayet gerekli. nedir kupa? nasıl kazanılır, neden verilir?

kupa başarının somut delilinden başka birşey değildir çoğu zaman. yüzüncü yılda kazanıp ekstra anlam yükleyebilirsin veya çok hakkının yendiğini düşündüğün bir sezon (hemen hemen her sezon!) kazandığın kupa daha bi kıymetli olabilir. bir de işte yukarıda sözünü ettiğim, müzede "yuh oha" dedirten ebatıyla harrington kupası gibi kupalar vardır... cidden maneviyatı yapımında harcanan metalden ağır olan.

peki Fenerbahçe harrington kupası'ndan sonra kapatsaydı kupa alma serüvenini, istanbul liglerinde, bölgesel ve ulusal liglerde şampiyonluklar, kupalar kazanmasaydı bugün yine milyonların deli gibi peşinden koştuğu, geride bıraktığımız sezon gibi bir sezonda, bu şekilde şampiyonluk kaybetmişken, camiaya ters bir isim olan emre belözoğlu dışında transferi yokken roberto carlos transferli sezondan çok kombine satan bir kulüp olabilir miydi?

romantizme, hamasete biraz fazla kayarsak evet cevabı verebiliriz elbette ama hakikat mi olur bu? biraz zor...

bu da dün yazdığım yazı gibi aslında, hemen hemen aynı yere çıkıyor. Fenerbahçe'nin bugünkü Fenerbahçe olmasında kazandığı başarıların ve bu başarıların somut, elle tutulur delilleri olan kupaların çok büyük payı vardır şüphesiz. tıpkı bizim küçüklüğümüzde çeşitli çevresel etkilerle tutacağımız takıma karar vermemiz gibi. ama ondan sonrası atılmış bu temelin üstüne inşaadır. Fenerbahçeli olmak ne demektir, galatasaraylı, beşiktaşlı olmaktan farkları nelerdir, sadece renkler, stadyumun semti, başkan, oyuncular mıdır yoksa ötesi var mıdır? o ötesinde anlam yüklenen şeylerin ne kadarı gerçek, ne kadarı subjektif yanılsamalardır? hepsi tartışılabilir. o noktadan sonra ortaklık sağlayan çekirdeğin etrafında nasıl döndüğümüz şahsi haller alıyor artık.
aynı şekilde, 1907'den günümüze kazanılmış başarıların Fenerbahçe'yi getirdiği bugünki halin etrafında dönen kupalardır bu kez... olmamaları büyüklüğe halel getirmeyecek diye düşünülse bile hadisenin her başarısızlığın üstünü örten bir inkar mekanizması haline gelmesine izin vermemek gerek.

demin yukarıda verdiğim 20 yıllık hesapta durumun o kadar vahim olduğunun farkına yazıya başlayana kadar varmadığımı itiraf edeyim. 20 yıldaki skor 9-6... aziz yıldırım'lı dönemde skor 5-4... böyle bir manzarada hep destek tam destek'in de kupa büyüklüğü söyleminin de suistimali statükonun korunması açısından olmazsa olmazlığı gözler önüne seriliyor...

ama düşünmek lazım, neden demek lazım...

11 Haziran 2008 Çarşamba

Fenerbahçe taraftarına atılmış en büyük kazıklardan biri: hep destek tam destek

antu ve fenerlist önderliğinde 2000'lerin başında bir slogan olarak oluşmuş ve sonrasında bir SOPA'ya dönüşmüş felsefe...

bugün Fenerbahçe'nin yaygın olarak tartışıldığı sanal ortamlar da bu sloganın türediği iki ortam... bir tanesinde "değişiklik yaratma" ütopyamı terk edip mümkün mertebe polemiğe girmeden yazmaya çalışırken diğerinden ayrıldım... ikisindeki ortak tavır bu slogan etrafında "başkan ve yönetim neylerse güzel eyler" şeklinde...

eleştirmeyi beceremeyip, medyadan duyduklarını noktasına virgülüne dokunmadan tekrarlayan, tekrarladığı şeyin içinde niyet sorgulamaya dahi zahmet etmeyen, mantık aramayan ve kendisine karşı çıkıldığında da "kiraladığı" görüşü kendi görüşüymüş gibi azimle savunanları gördükçe forum kavramından soğuyor insan...

sıkça yaşanan bir süreç... en azından benim için...

en son emre belözoğlu transferiyle ve akabinde halen silinemeyen fatih terim dedikodularıyla birlikte bu hadise ayyuka çıktı. ne çok bekleyen varmış emre'yi ve ne çok Fenerbahçeli varmış başarı için terim'e bile eyvallah diyebilecek...

milletin gündelik hayatında başarıyla uygulanan sıradanlaştırma, fikirsizleştirme, renksizleştirme politikasından Fenerbahçelilik de nasibini almış. adı da hep destek tam destek olarak sunuluyor yine...

"çubukluyu giyene sonsuz destek vermek boynumuzun borcudur" diyenler çizgiyi hiçbir yere çekemiyorlar. çünkü öyle bir çizgi yok artık. bunu kabullenmeyi benim reddettiğim gibi reddedenlere ise romantik deniyor, gülünüp geçiliyoruz. rahatsızmışım... 80'lerin hayalci siyasilerinden olurmuşum o zamanlar doğmuş olsam. bunlar bir de küçümser tavırla söyleniyor ki evlerden ırak...

Fenerbahçe spor kulübü bugün bir spor kulübünden fazlasıysa, 14bin civarı kongre üyesi olan bir kulüp milyonlarla ifade edilen bir camiayı temsil ediyorsa, tüm erkini o kongreye, hatta o kongrenin zahmet edip genel kurullara katılan isimlerine devretmişse bir terslik yok mu? bu kadar geniş bir tabanda hep destek tam destek felsefesinin tutunması mümkün mü? değil tabi ki...

o yüzden de bu slogan da basitleştiriliyor, içi boşaltılıyor, camia dışındakilere, yani başkasına karşı kullanılacak bir zırh olması gerekirken, kendi içindeki eleştirileri müsbet-menfi, iyi niyetli-kötü niyetli diye ayırmaksızın her eleştiriyi ağza tıkma misyonu halini alabiliyor...

üstelik bugün bunun yol açtığı bir diğer sorun daha var benim açımdan, aidiyet ve ortak payda paylaşımı.

terim de gelse, emre de gelse, hasan şaş da gelse "hep destek tam destek" diyecek kişiyle tuttuğum takımın aynı olması bana ters ve tuhaf geliyor... başlangıçtaki oluşumu çevresel koşullara dayansa da taraftarlığın sonradan aldığı şekil ve o şeklin taraftarlığın etrafına ördüğü değerlerin bir ortak payda taşımasını bekliyorum... yine romantik ve ütopik varsayıldığım bir nokta daha...

bunların dışına çıkabilmenin yolunu bulanlar da var. o oy verebilen 14binin içinde olmayan milyonlardan bir kişi olarak bu tür şeyleri kafaya takmayıp yenince sevinen, yenilince üzülen ama yıkılmayan, idari ve teknik konulardaki öfkesini de 15-20 dakikaya sığdırıp ram'inden atabilen bir taraftar profili...

şezlong yorumcuları vardı bir ara, sonra digiturk Fenerlileri çıktı (77 numara diyoruz onlara biz)... şimdi bir de "tribün Fenerlisi" tanımı çıkacak gibi. stadın kapısından girdiği anda fanatik, coşkulu taraftar, maç bittikten ve stat kapısı terkedildikten sonra anca eve kadar giden yolda maçın kritiğini yapan, o maç kritiğinin uzantılarını teknik detaylarda ve yönetim kararlarında irdelemeye zahmet etmeyecek bir sterillik. sonradan oluşmuş, subjektif değerlerle de olsa etrafına bir anlam örülmüş taraftarlıktan uzaklaşma. bariz bir süzgeç mekanizmasının devreye alınması ve kafa yoracak, kafa yorma halinde tasa oluşturması olası herşeyin "bana ne lan" denilip kenara atılabilmesi...

bana da lazım o süzgeçten diye düşünüyorum bazen
bazen de iyi ki yok o süzgeçten diye...

hep destek tam destek sloganı hayata döndürülebilir mi peki?
bence artık çok zor. bunun yapılabilmesi için olması gereken şeyin olmasını hiç dilemem çünkü bunun yolu yıkımdan geçiyor, adamakıllı bir yıkımdan hem de. bu sloganın üstünden geçecek kadar büyük bir hezimet zaten sanal ve yüzeysel bu taraftar devrimini altüst edebilir. bu durumda bile yine kimi şeylere kayıtsız şartsız sahip çıkacak, yine kendilerini sözde feda ederek "hala büyüğüz, bişi olmadı" diye ortalıkta dolaşacaklar olacaktır. o yıkımın olmaması için yapılması gerektiğini düşündüğü şeyleri söyleyenlerin olasıdır ki haklı çıkmış olmasını görmezden gelmeksizin reflekslerini sürdürecek serdengeçtiler...

Fenerbahçe taraftarına atılmış en büyük kazıklardan ikincisini da daha sonra yazacağım.
yine camiada hemen hemen herkesin diline pelesenk olmuş ve inanılmış bir yalan:
Fenerbahçe'nin büyüklüğü ne şampiyonluk büyüklüğü, ne kupa büyüklüğüdür. onun büyüklüğü başka bir büyüklüktür işte, adı konamaz.

9 Haziran 2008 Pazartesi

milli takım milli mi?

ayda 143bin ytl alıyor yanlış bilmiyorsam teknik direktörü. hani bakanlarla, başbakanla filan karşılaştırdılar ama orda da eyyam var, keza diğer oyuncular ve teknik direktörler de fahiş ücretler alıyorlar. burada fatih hoca'ya düşen eyyam payı görevi sanki amme hizmetiymiş gibi sunması. yani sanki milli takım hocalığının onur olması yetermiş gibi. "alma o zaman parayı" derler adama. oyuncular da aynı, kızılay yararına oynamıyorlar, primler vs...

kimse "beleşe oynayın" da demez, diyemez, neticede bu işten ekmeklerini kazanıyorlar. aldıkları paralar da piyasa gereği emeklerinin karşılığı olarak belirlenmiş.

tabi ülkemizdeki transfer piyasasını vs işin içine katarsak hesaplar karışabilir. cumartesi akşamı melih şendil'in dillendirdiği rakamlara göre bizim takımın ederi portekiz'in dörtte biri. zaten maçın hakkı da 4-1'di...

para pul, transferler vesaire derken milli takımın ne kadar Türkiye'nin takımı olduğu hadisesi güme gitti. ders almayan ders veren ama ingilizce dersine şiddetle ihtiyacı olan kıymeti kendinden menkul hocamız fatih terim biri ispanya'ya giden, ikisi almanya'da oynayan gurbetçiler olmak üzere üç lejyoneri kadronun dışında bıraktı.

terim'in takımlarını keyfine göre seçtiği bilinen bir gerçek zaten. bu kadroda mehmet topuz'un, mehmet yıldız'ın olmamasının başka izahı olamaz. yani "en iyi ve formda" olanları seçmek gibi bir kaygısı yok terim'in, asla da olmadı. gs'deki başarılarının üzerine sual olunamaz hale getirildiği için ne yapsa bir alamet arandı yaptıklarında. vardır bir bildiği denildi. elemeler boyunca oturtamadığı kadro ve oyun anlayışını böyle bir turnuva öncesi "üçlü oynayacaz"a çevirdi.

üçlü oynanmaz mı, oynanır. "tek forvet" demeyi sevmiyorsanız ve orta beşlinin kanatlarına cidden ofansif adamlar koymayı seviyorsanız "üçlü" diyebilirsiniz buna. Fenerbahçe de üçlü oynuyor bu durumda. barça, chelsea de bunun örnekleri, en azından CL'de oynayan chelsea, ligde çift de oynadılar epeyi.

buna baktığınızda görebileceğiniz pek çok şey var. o "üçlü"nün kenarlarında kim oynar, kim oynamaz. tuncay oynadı, yine oynar, ama portekiz maçındaki bitik, futbola dün başlamış görüntüsü veren tuncay oynamaz. deivid oynar ama Türk değil. ligin şampiyonundan arda oynar ama oynamadı. sabri oynamaz misal. sabri o orta beşlinin ortasındaki üç kişiden biri de olamaz. olacak olursa ceza sahası yayı önünden arka direğe ayak içiyle orta yapmaya kalkar çünkü, kalktı da... hamit de bek olmaz...

hoca terim'se, herşey olur... hakan balta galatasaray forması dışında hangi formayı giyerse giysin milli takımda oynayamaz misal. emre aşık'a kimse stam muamelesi yapmaz veya. mevlüt böyle bir dizilişte ne "üçlü"nün ortası olur, ne sağı ne solu... hani ezbere bilmiyorum elbette mevlüt'ü, hatta ilk kez canlı izledim, ayrı konu da, "ben tek forvet değilim" diye bağırmak isteyip bağıramaz gibiydi, tek forvet değil de "üçlü" oynuyoruz ya çünkü...

mevlüt'ü çıkartıp sabri'yi almak komiktir... kazanmak istediğin bir maçta böyle bir hamle yapmazsın, yapamazsın. bunun kazanmaya yönelik olduğuna dair imada bulunabilirsin ama ancak sabri'yi arkaya çekip solda ronaldo'nun önünde sürekli içe kaçarak maymuna dönen hamit'i öne koyabilirsen. o da yok...

Fenerbahçe taraftarının terim ve onun temsil ettiği şeylere karşı hissettiği sevgisizlik, hatta nefret ve iğrenme duyguları kendi camialarındaki teknik direktör belirsizliğinde terim'in adının sık sık geçmesiyle birlikte zaten iyice tırmanmış durumda. Fenerbahçe'de bile sezon sonu hariç zor forma şansı bulan kazım'ın ilk onbir başlaması, emre'nin bu formsuzluğunda ve maç eksikliğinde oynatılması komplo teorisyenlerinin ekmeğine yağ sürüyor. bütün bunlar ışığında Fenerbahçelilerin çoğunun gözünde bu takım zaten milli bir milli takım değil. bu takım terim'in galatasaraylı kılıfı içerisinde kurulmuş bir karma takım gibi. bu minvalde de Fenerbahçeliler için turnuvada Türk milli takımının seyri ancak nasılsa kesilmeyeceği için emre'nin maç eksiğini kapatmasıyla eşdeğer. bir de "aman marco sakatlanmasın" diye izliyoruz maçları...

4 Mayıs 2008 Pazar

nasıl

nasıl icat olduğunu hayal ediyor insan ister istemez bu oyunun. ayağınla yerdeki bişeye vurmak, vurduğunda giden o şeye birinin geri vurması. sonra o şeyin sert mi yumuşak mı olması gereğinin kararlaştırılması. sonra "vuruyoruz da niye vuruyoruz" şeklinde bir varoluşçu soruyu müteakip amaç konması... sonra obsesif birileri girmiş devreye, "forma giyelim, böyle karışıyor" demiş, "ohoo, alan gidiyor, bi çizgi olsun alanı sınırlayan" demiş, direk dikmiş, yüksekliğiyle kafayı bozmuş... bugün de bunların hepsi toplanmış, caf, uefa, concacaf, fifa filan takılıyo. görseniz koca koca amcalar bi de... tuhaf...

bir de bu ülkede oynanıyor aynı oyun. aynı kurallarla. sonuçlar farklı farklı. taraftarlık mefhumu az birşey bulaşmışsa hele iyice acayip. zaten rasyonel olmanın kaybıyla eşdeğer. dünya üstü kavramlar giriyor devreye, totemler, veya oyuncudan taraftarmış gibi oynaması beklentisi. öyle ya, adı konmuş, karşılıklı imzalanmış bir görev tanımı yok. futbolcunun görevi belli tabi ki, taraftarın da. ama anlaşmalar karşılıklı denk değil.

moda'da doğmuş, kalamış'ta büyümüş, ilk maçına 3 yaşında gitmiş, siyah beyaz fotoğrafların siyah beyaz olmasına hayıflanılmasına sebep sarı lacivert şeylerle çekilmiş çocukluk fotoğrafları olması gerekiyor Fenerbahçe'de oynayacak futbolcunun, veya başka bir spor dalı oyuncusunun. Fenerbahçeli olacak yani. annesi babası kafaya koyup altyapıya yazdırana kadar manyağı olmuş olacak, sonra da devam edecek. kaçıp deplasmanlara gidecek filan. bilecek.

bunun bir örneği var aslında, küçücük çocukken evinde Fenerbahçe bayrağı öpen can arat örneğin. iyi futbolcu mu peki? hayır. belki benden daha iyi Fenerbahçelidir, mümkündür, ama bunun yetmediğinin, ebat olarak da, en büyük ispatı.

semih var öte yandan. özçamdibispor'un altyapısından keşfedilip sarı laciverdi giyene kadarki çocukluk hikayesini bilmesek de "doğma büyüme dereağzı"lı.. e can'a göre epeyi iyi bir örnek.

sahada top oynayan (topun rengi, şekli ve sizin lehinize olmak için yapması gereken aksiyondan bağımsız olarak) oyuncunun benim kadar Fenerbahçeli olmasını isterim. neden istemeyeyim. tek handikapı kritik zamanlarda benim gibi kontrolünü kaybederse sahada işler b.ka sarabilir.

ama olsun... oynasınlar yahu. "Fenerbahçelilik ruhu" denilen, kimsenin bilmediği, eskilerin kimi isimlerle özdeşleştirip önümüze sunduğu, somutlaştırmaya çalıştığı manevi değeri bilsinler en azından, sahip olamıyorlarsa bile. bunu en iyi yapan örnek appiah'tır mesela. afrikalılar genel olarak bunda daha başarılı zaten, tesadüf değil. belki bizim futbolla gerçek hayattaki ezilmişliklerimizin acısını çıkartma içgüdümüzü onların da dünya düzeni içinde ırk olarak yaşamalarına temellendirilebilir bu durum. yoksa artık kariyer olarak en tepede duran drogba'nın attığı goller sonrası bu denli çıldırabilmesi açıklanamaz. artık "attığım her gol bana nakit olarak geri dönüyor" noktasının biraz ilerisinde. kendisiyle aynı ten rengini taşıyan ancak cool'un kralı olan anelka'nınki ise olsa olsa fransız kibiri olsa gerek.

evet, appiah demiştik. ilk sezonunda gönüllere taht kuran, "göğsüme vura vura da çürüttüm sol yanım hey" türküsünü bilir gibi delirmesi vs... maç kaybetmeye tahammülsüzlük hali. sever taraftar bunları. bu biraz varsa içinizde, tribünün de buna prim verdiğini anlarsanız bunu lehinize çevirebilirsiniz. öyle ki sonraki iki sezonda çeşitli nedenlerle oynayamayıp üstüne bir de kulüp yönetimine sağlık ekibi üzerinden geçirseniz bile insanlar sizi bir sonraki sezonun aday kadrosuna yazarlar tereddüt etmeden. alın size irrasyonalitenin bir yansıması daha. "o ilk sezonundaki appiah olsa var ya..." söylemleri. tabi ki takıma bütün yıldızları getirirken "acaba?" olan medya appiah'ın gitmek istediği dedikodularda YALAN yazmaktadır, appiah memnundur. değildir ama olsundur. sever o bizi. niyeyse?

hayalimdeki dünyanın fazla ideal olduğunu fark edeli epeyi oldu. o zamandan beri hayatım daha kolay.

taraftarın "para veriyoruz oynayın ulan" ile "bağırsanıza i.neler" arasında, iyi iş yapanı alkışladığı, kötü iş yapanı ise yuhalamayıp sadece alkışından mahrum bıraktığı bir stadyum hayalim vardı misal.

futbolcunun da o stadı dolduran taraftarla başlayıp televizyon karşısında, radyo karşısında, internet karşısında şapkasını kemirenine kadar o renklerin arkasında duranlar kadar kazanmak istediği kupalar hayalim vardı benzer şekilde.

kupa kazanmanın para ve prestijden daha fazlası manasına geldiği bir takımdaşlık ve hedef birliğine sahip olmak. gerçekten bir çok insanı biraz daha fazla gayret ederek mutlu edebileceğini bilenlerin o gayreti göstermek için kendine gelip üzerindeki stresi silkeleyebildiği final niteliğinde maçlar vardı.

ve hiç şüphesiz bu ve benzeri istekleri olmayınca hayatının bütün şirazesi kayıp olmadık şeylere olmadık anlamlar yükleyerek, olmuş bitmişe bakıp yazması en kolay o yüzden de en basit ve sığ tahlillerle kendilerine kızma, kusma bahanesi yaratmamak için akli dengesini koruyabilen taraftar toplulukları.

"paramı kazanıyorum, lüksümü yaşıyorum, yediğim önümde, yemediğim arkamda, taraftar da bana tapıyor. ha olmadı mı? n'apalım, canım sağ olur, gider başka yerden yerim ekmeğimi ayaklarım beni taşıdığınca" demeden, aldığı paranın arkasında o paranın kaynağı olan insanların beklentilerinin de farkında olan, taraftara en azından kayıtsız kalmayan oyuncular...

yok değil mi?

yok malesef...

27 Nisan 2008 Pazar

derbi seyret ey millet

4 saatten az kaldı... derbi.. aynı kentin iki takımının oynadığı maçlara verilen ad. bizdeki gibi sündürülüp otobüsle 10 saat çeken yoldaki rakiple oynanan maça derbi denildiği yok. en fazla "komşu şehirler" denmiş. elazığ-malatya maçı Fenerbahçe-trabzon maçından "daha derbi" yani...

el classico'ya da derbi diyenler yok değil. allah akıl fikir versin...

bizim derbinin takımları ise birbirine bir boğaz uzaklıkta. süt kardeşlerin arasındaki mesafe ise neredeyse yürüyüş mesafesi tabi, o da derbi, yersen...

ben ankaralı'yım. istanbul'a yerleşmem temmuz 2004, burada işe başlamak zorunda kalınca geldim. şaka gibi bir sene boyunca da beşiktaş'ta, çarşının dibinde oturdum. manevi varlığım yetti onlara, 2004-05 sezonundaki beşiktaş'ı hatırlayın...

Fenerbahçeliliğimin "kalınlaşmaya" başlaması benim neslimdeki çoğu Fenerbahçeli gibi 103 gollü şampiyonluk sezonuna dayanır. rıdvan'ın futbolcu haline tapıp yorumcu haline soğuk bakanlardanım misal bu yüzden. sahte ötesi işporta formamın arkasına annemin artmış sarı kumaşlarından "8" kestirip diktirmem o dönemlere rastlar. saçımın arkasını uzatıp rıdvan gibi kafamı sallayarak koşmaya çalışmam da. asla rıdvan'ın sağ pabucu kadar bile olamadı futbol becerilerim ne yazık ki. aykut'a da taparım benzer şekilde, oğuz'u da çok severdim, o bizim rezil sezonumuza kadar (o da manevi yokluğumda gerçekleşti, ben askerdeyken).

o sezon ki galatasaray "yine"(?) avrupa'da çok iyiyken, belki tüm galatasaraylıların uefa kupasını kazanan kadro kadar sevdiği, benim bile hala ezbere sayabildiğim o efsane kadrosu varken. 3-0'dan 4-3 alınan, "Fenerbahçe o eli lavabona sokar" dedirten maç. asla unutmam. babam işi asmış, evde, ben okulda galatasaraylı bi arkadaşımın kimseye koklatmadığı radyosundan "1-0 tanju", "2-0 tanju", "3-0 tanju" diye sınıfa anons yapmasına tahammül etmek zorundayım. inanmıyorum "atıyosun lan, ver kendim dinliycem" diyorum vermiyor. zil çalıyor, okul bitiyor, çıkıyorum, servise giderken yükseliş koleji'nin maltepe oto sanayii'yle paylaştığı sokaktan, oturmuş canı sıkkın sigara içen ustaya soruyorum "maç kaç kaç" diye... belli ki Fenerbahçeli o da "3-0" diyor, anlıyorum tansu'nun yalan söylemediğini. serviste maçı açtırıyoruz ama o senelerde hareket halindeki bir vasıtadan trt1 dinlemek bile pek zor. cızırtılar arasından duyar gibi oluyorum 3-1'i, 3-2'yi... apartmanın kapısına koşuyorum, açıyorum, asansörle 13 kat bitmek bilmiyor, kapıdan girdiğim anda 3-3! dördüncü golü babamla birlikte seyrediyoruz...
ertesi gün tansu mosmor tabi, biz gururlu.

ve tabi 6-0...
yukarıda dediğim gibi, manevi yokluğumda uefa'ya bile katılamayıp 30 küsur puan fark yediğimiz sezon. ama manevi varlığım halen "dışarıdayken" yaşanan o meşhur derbi. ankara'da, kolej'in mezunlar derneği lokali, mahşeri bir kalabalık ve dev perdede maç. torch'ta "deplasman seyircisi uygulaması" yok, o yüzden yarı yarıya filanız. attıkça atıyoruz... çok ama çok hayıflanıyorum gitmediğim için. 6 kasım 2002.

askerden döndükten sonraki Fenerbahçe-galatasaray derbilerinin tamamında saracoğlu'ndaydım. 2003-04 sezonunda şampiyonluğu getiren derbiye yine ankara'dan "deplasmana gelir gibi" gelmiştim. sonrakilerde ise istanbul'da ikamet eden biriydim zaten. hepsini gördüm, son 10 senedir galatasaray yenilgisi görmeyen o stadda bu serinin son 5 senesine şahidim yani.

öte yandan sami yen maçları...
Fenerbahçe'nin hangi deplasman maçı olursa olsun, stadda olmayan bir şey evde, tv başında gerçekleşiyor: üşüyorum... yaz kış farketmiyor, inanılmaz bir üşüme, tabi ki heyecan kaynaklı, bazen abartıp titrediğim oluyor... ilk 5 dakika böyle geçer...
bugün de farklı olmayacak. bizimkilerin önce ilan edip sonra kaybettiği duyurunun kaynağı nedir merak ediyor olmama rağmen büyük ihtimalle 18:50'ye kadar açmayacağım o kanalı. ve tabi sami yen'den yayın yapan diğerlerini de. evde oyalayacağım kendimi, FM'yle, yazmam gereken bir protokolle, belki başka şeylerle.. sonraki 90 dakika çok şeylere gebe... ama ben kendimi satt 9'dan sonra cadde'de hayal edebiliyorum şu anda, aradaki 90 dakikayı hayal edemiyor olsam bile...

gazamız mübarek olsun...

23 Nisan 2008 Çarşamba

FM

frequency modulation... yani radyodaki seçeneklerimizden biri... değil... football manager.. çocukların ve koca adamların en büyük kabusu ve ortak hastalığı... frp sevmeyenlerin futbol fantazisi... aynı zamanda masa altı masa üstü futbol muhabbetlerinde taktik bilmenin ve "çok acayip bi genç var boca'da, 3-5 seneye duyarsın" demenin dayanılmaz hafifliği...

championship manager'la başladı macera... o zamanlar sports interactive ve eidos küsmemişlerdi birbirlerine. ne olduysa tomb raider'dan sonra oldu. küstüler evet. ve bizler çok sevindik, artık iki menejerlik oyunumuz olacaktı... yine yanıldık. eidos beceremedi. hala da beceremiyor.

cm oldu bize fm yani...

bir de büyük şımarık abi var, ea sports ve onun mikro yönetim, süs ve janjan üzerine kurulu lisanslı süslü denemesi. bizleri fethedemedi. edebilecek mi? hemen hepimizin bir gün fm'nin oyun gerçekçiliği, oyun derinliği ve database'iyle ea sports'un oyun motorunun ve grafik sevimliliklerinin birleştiği bir oyunu için için hayal ettiklerini bilir gibiyim... yanılıyor olabilirim, ben bekliyorum en azından.

cidden oyunla birlikte alakasız futbol liglerinin muhteşem yerel yıldızlarını herkesten önce keşfetme şansınız var. misal 97'de trezeguet'yi kim tanıyordu? monaco'dan manchester united'a almaya çalışırken bir türlü beceremeyen ben "heralde bu çocuk iyi baya" diyordum... örnekler pek bi çoktur.

Türkiye liglerinin uzunca zamandır içinde düzgün şekilde bulunduğu bir oyun olmasıyla coğrafyamıza da hitap eder. korsan cenneti olduğumuz için Türkçe dil desteği sağlamasa da liglerimiz detaylı şekilde yer alır. Fenerbahçe'yi alıp girişmek keyiflidir. veya diğerlerini, diğerlerini tutuyorsanız... zico anderlecht'i eleyip CL'ye kalmışken gerçek hayatta oyun size o kadar iyi davranmayabilir ve tribünden bizzat izlemekten delirdiğiniz CL heyecanı yerine uefa kupasında tur peşinde koşmak zorunda kalabilirsiniz. savaşa devam!

veya işsiz başlarsınız. makinanızın ram'ine güveniyorsanız bol bol lig açıp en düşük ve ezik büzük liglerden başlayıp Fenerbahçe'nin hoca kovmasını beklersiniz. ne yazık ki oyunda da istikrarı öğrendi aziz yıldırım. çok bekleyebilirsiniz yani. ve en nihayetinde hoca kovulduğunda veya ayrıldığında da siz "ben! ben!" derken bir bakarsınız ki erdoğan arıca gelmiş göreve. eh, aziz yıldırım da yaşlanıyor!

oyunun en derinlikli ve detaylı olduğu ligler doğal olarak ingiltere ligleridir. ilginç yapısıyla blue square north/south ligleri dahil (ingiltere 6.ligine tekabül ediyor) bir sürü ligde oynayabilirsiniz. üç dört kiralık oyuncuyla küme çıkmak işten değildir ama orada bitmez. "ben oldum" sanıp brezilya ikinci ligine sulanırsanız basın sorar "dedikodular doğru mu" diye... "eh, kariyerim için önemli" filan demeye kalkarsanız, yönetim size "onurunla istifa et, yoksa kovacaz" diyiverir. bakarsınız ki daha "olmamışsınız" çünkü yine ingiliz 6.liginden başka kimse size "e hadi gel bi el at" demez... bu kadar gerçekçi olmasa da olurdu, oyun değil mi bu sonuçta?

zaman zaman gündüzleri işyerindeyken asıl kariyerimin evde download'lar yüzünden açık olan bilgisayarda utorrent'e eşlik eden açık oyunda olduğunu düşünüp işin (gerçek olanının) kariyerimden çaldığını bile düşündüğüm oluyordu.. hala oluyor, ne yalan söyliyim. koca adamların kaçışı bu.

hepimiz anlamıyor muyuz futboldan neticede. oyun sayesinde takım yönetebileceğimizi sanma katsayımız da artıyor... bir gün zico gidecek ve bana gelecekler. "o kadar oynadın, çözmüşsündür artık, teknik kadro kalıyor, samet de kalıyor, dil konusunu düşünme" diyecekler...

yea... in my dreams...

22 Nisan 2008 Salı

siftah

kim miyiz? birileriyiz... kendi hayatlarımızda ve başka diğerlerinin hayatlarında, birileriyiz.

evde biriyiz, işte başka biriyiz. ben misal direksiyonda da başka biriyim. ailemin yanında başka biri...

birileriyiz... orada burada görebileceğiniz, belki gördüğünüz, tokalaştığınız veya arkasından küfür ettiğiniz birileri...

şöyle bir özelliğimiz var ki, aslında kimi diğer birilerinden farksız kılabilecektir bu yine, şöyle, hayatlarımızdan Fenerbahçe'yi çıkartırsanız birbiri için belki gördüğümüz ama tokalaşmadığımız, küfür etmeye tenezzül etmeyeceğimiz kadar alakasız birileriyiz. bir tane de Beşiktaşlı'mız var inanmazsınız...

gündüzleri email trafiği yaşıyoruz. farklı olduğumuzu düşünüyoruz, büyük ihtimalle değiliz... olsun... dedik ki ara sıra başka şeyler de yazalım, insanlar da okusunlar... belki beğenirler... belki meşhur oluruz, sanmıyorum...

birileriyiz
her gelen maile "reply to all" diyen, her maile reply edebilecek kadar şey bilen, mutlaka yanlış yapan ama ukalalıktan ödün vermeyen birileriyiz...

artık bu blog'da birlikte size reply yapmaya başlıycaz...

bekleriz...